Buradasınız:Dil ve Edebiyat»Edebî Eserler»Edebî Köşe»Röpörtajlar»Melih Cevdet Anday ile Söyleşi
Röpörtajlar

Melih Cevdet Anday ile Söyleşi

Yazan  Refik Durbaş Pazartesi, 05 Kasım 2012 21:31

Şu yaşa geldim, yazdığım, çıkardığım , kitapların sayısı kırkı, elliyi buldu, bunlar ölümümden kırk elli yıl sonra kamunun malı olacak, çoluğum çocuğum da telif haklarından yararlanmayacak. Buna Fransızca' da "Tombe dans le domaine publis" diyorlar; sanat yapıtlarının, kafa ürünlerinin kamu malı durumuna düşmesi demek. Canım şu benim şiirlerimin, oyunlarımın, romanlarımın, denemelerimin eski bir ev kadar da değeri yok mu? Ama ben kitaplarımın bir süre sonra kamu malı durumuna geçmesini ancak sevinçle düşünürüm; öteki dünyadan. Hani benim telif hakkım ? demem."

Ömrüne ömürler katılası Melih Cevdet Anday, 1986 yılının üçüncü ayı, yedinci gününde Cumhuriyet'teki "Mal-Mülk Üstüne" başlıklı "Cuma yazısı"nı böyle noktalamış...

Şimdi, koltuğumun altında "Cuma yazıları"nı topladığı "İmge Ormanları" kitabı ile Anday'ın kapısını çalarken beynimin çangalında yukarıda yazdıkları dönenip duruyordu: "Şu benim şiirlerimin, oyunlarımın, romanlarımın, denemelerimin eski bir ev kadar değeri yok mu?"

Nereye geleceğim? Sorunun yanıtını yine Anday'ın yaşamı veriyor.

Anday, eski bir Kadıköylü. Ama bildiğim, yıllardır Ataköy'de oturuyordu. Şiirlerinden, oyunlarından, yani yazdıklarından değil de, Maltepe sırtlarında yıllar önce girdiği kooperatiften yenice bir ev sahibi olabilmişti. Ama oralarda oturmak ne mümkün? Bu yüzden o kooperatif evini satmış, üzerine de biraz koyarak Kadıköy'de, bu kibrit kutusu büyüklüğünde, sobalı evi alabilmişti.

Ne denir? Seksenine merdiven dayamış, elliye yakın yapıtın yazarı Melih Cevdet'e de bu yakışır doğrusu...

Bir küçük salon. Girişten salona, dört duvar kitaplarla bezeli. tül perdeler arasından sokağın gürültüsü odaya vuruyor. Önce birer sigara yakıyoruz, sonra orta şekerli birer kahve ve sözün ipini bırakıyoruz:

"Hastalığım dolayısıyla sokağa çıkmıyorum. Çıkamıyorum daha doğrusu. Daha çok evde geçiyor vaktim."

"Vakit", evde "geçen ve akan" zamanını arayadursun biz, haberi Kadıköy üzerinden aktaralım söze, sözcüklere: "Ben eski bir Kadıköylüyüm. Şimdi yıllar sonra gene Kadıköy'e geldik. Eskiden Moda'da, Mühürdar'da oturmuştuk. Çocukluğum da oralarda geçti. Kadıköy Ortaokulu'nu bitirdim. Ondan sonra ailecek Ankara'ya gitmiştik. Ankara Lisesi'nde okudum. Şimdi, işte dönüp dolaşıp gene Kadıköy'e geldik. Çok seviyorum Kadıköy'ü, çok sevdiğim bir yerdi zaten.

Nedenini sormadan ardı geliyor: "Ben yedek subayken, yani 1939 yılında ben yedeksubaylığa girmiştim. Kadıköy'de evimiz olmadığı halde hafta başı tatillerinde ben Kadıköy'ü görmeye gelirdim. O kadar severdim. Bir vapura atlar, Kadıköy'ü görür, bir ikincisiyle dönerdim."

Aslında yedeksubaylık altı ay. Ama savaş başladığı için Anday'ın yedeksubaylığı tam bir buçuk yıl sürüyor. Aydın, Çanakkale gibi illerde askerliğini yapıyor. Terhis olunca da Ankara'nın yolunu tutuyor, Neşriyat Müdürlüğü'nde çalışmaya başlıyor. Fakat bir kez daha askere çağrılıyor. İkinci kez, bir buçuk yıl daha askerlik... Savaş yılları ya...

Evde nasıl vakit geçiyor?

"Daha çok okuyarak vakit geçiriyorum. Sonra, gazeteye yazılarımı yazıyorum. Pazartesi sabahları gazeteden bir arkadaş gelip yazdıklarımı alıyor. Onun için daha çok cuma, cumartesi, pazar günlerini yazıya ayırmış oluyorum."

Zaman öğleyi geçmiş... Birden öğle rakıları diyorum.

"Evet, birlikte de içerdik Refik Durbaş" diye sevinçle yüzü aydınlanıyor, "Onu diyecektim, 'Hadi' diye ben sana işaret ederdim. Çağdaş Gazeteciler'in lokaline giderdik. Bilmiyorum, şimdi Babıali'de öğle rakıları pek kalmadı galiba, yer de yok gidecek. "

Birden, bu kez Anday soruyor:

-Cemiyetin lokali duruyor mu?

Ama sözün ilmiği yine "günü nasıl geçirmek"te düğümleniyor: "Onun dışında kitap okuyorum. Bir de birkaç yıldır oldu başlayalı, uzun bir şiirim var. Israrla çalışamıyorum ama, bütün gün, mütemadiyen kafamda o şiir. Yani oturup kalemi kağıdı almasam bile kafam boyna o şiirle meşgul. Uzunca bir şiir ve bir kitap yapmayı düşünüyorum. Beş dizelik kıtalar. Sanırım 20 kıta kadar olacak. Daha yarısından biraz fazlasını yazabildim. Belki başka şiirler de olursa, onları da katarım. Bitirince Adam Yayıncılık'a vermeyi düşünüyorum."

Peki, eski Kadıköylü olarak, şimdiki ile eskisi arasında nasıl bir fark var?

"Çok fark var. Bunu da bazen Kadıköy'ü dolaşırken görüyorum. Eski anılarım canlanıyor. Mesela Yoğurtçu Parkı, ben ilkokuldayken yapıldı. Orası dere kenarı, bataklık bir yerdi. Sonra ağaçlar dikildi. Şimdi birer dev gibi olmuş ağaçlar. O ağaçlar ki, boyları benden büyük ama, yaşları benden küçüktür. Kardeşim sayılır onlar benim. Küçüklerim yani... Sonra o derenin suyu Refik Durbaş, bolca bir suydu. Benim çocukluğumda dere alemleri vardı. Geceleri aileler sandallara binerler derede bir aşağı, bir yukarı dolaşırlardı. O su ne oldu? Suyun kaynağı kesildi galiba. Şimdi bakıyorum da dapdaracık, çamurlu bir su... Uğraşmalarım demiştin ya, daha çok kitap okuyorum. Kitap okuma saatlerim de daha çok öğleden sonraları. Birkaç saat okuyorum, bir de geceleri yatak odamda okuyorum."

Sabahları erken mi kalkıyorsunuz?

Erken kalkıyorum, sekiz-sekiz otuz gibi. Çay may derken, yazı olursa, yazıma oturuyorum. Öğleye kadar böylece vakit geçiyor. Öğleden sonra yine okuma.

Nasıl yazıyorsunuz?

İki daktilo var. İkisi de çalışmadığı için elle yazıyorum. Elle yazmaya da alıştım. Biraz da bundan memnunum. Çünkü daktilonun gürültüsü var. Bu yüzden sessiz ve sakin bir yazı usulü elle yazmak. Kolay da geliyor bana. Alıştım, şikâyetim yok.

Şiirler?

"Şiir yazmak da öyle. Ama şiir yazarken iki de bir elle yazdıklarımı daktiloya çekip görmek istiyorum. Hani o basılır gibi olurya... Hani bitmiş izlenimi uyandırır ya... Bu bakımdan daktiloya çok ihtiyaç duyuyorum bazen. Sonra bir piyes yazmak istiyorum ama, henüz buna hazırlığım tamam değil daha."

Şiirden açılmışken anılar geliyor yine sözün aynasına.

"İkinci askerliğimde, Ankara'da Neşriyat Müdürlüğü'nde Hasan Ali Yücel'di. O, Milli Müdafaa Bakanı ile konuştu. Beni Ankara'da alıkodular, Keçiören'e giderken Depolar Komutanlığı'nda.

O sıralar işte benim ilk şiir kitabım yayımlandı. Kapağını Abidin Dino, içinin desenlerini Bedri Rahmi yapmıştı: "Rahatı Kaçan Ağaç." Küçük ağaçlar arasında bir büyük ağaç vardı kapakta. Şiirlerde değil de kapakta suç buldular. Orak-çekiç varmış. Nereden çıkardılar, ben göremedim doğrusu. Bunun üzerine Balıkesir'e sürgün ettiler beni. Bir buçuk yıl da bu ikinci askerlik sürdü. Böyle bir hikaye işte buda."

O günlerin anılar denizinde söz yüzdürürken söz gazetelerin kültür ve sanata bakışlarına geliyor. "O günler" diyorum, "gazetelerde daha çok edebiyat adamı, yazar yaşam bulurdu, ya bu günler?"

"Çok değişiklik var. Benim canımın çok sıkıldığı bir konuya değinmiş oldunuz. Türkçe yanlışları çok çıkıyor gazetelerde. Bir kere muhabirler doğru dürüst Türkçe yazmasını bilmiyorlar. Ayrıca bazı gazetelerde yazı işleri çalışanları başlıklara doğru dürüst bakmıyorlar. Mesela haberle başlık aynı. Yani haber, aynı zamanda başlık oluyor. Başlıkta da yanlışlıklar yapıyorlar. Siz de biliyorsunuz eskiden gazetelerin düzeltme masasında hep şairler, hikayeciler çalışırdı. Neredeyse bütün gazetelerde böyleydi bu. Şimdiyse iş istemeye gelen adamı, ne olursa olsun hemen düzeltme masasına koyuyorlar.

Dil bakımından da Refik Durbaş, bütün medyayı ele alırsak özellikle televizyonlarda çok Türkçe yanlışı var. Şimdi bu yanlışı halka da sirayet ediyor. Halk da televizyondaki gibi konuşmaya başlıyor."

Radyo dinliyor musunuz?

"Dinlemiyorum, bilmiyorum onları, şu FM kanallarını..."

Gazetelerin sanat sayfaları vardı eskiden...

"Gazetelerin sanat sayfaları da kalmadı. Edebiyat azaldı basında nedense. Sonra eskiden romanlar tefrika edilirdi gazetelerde. O da kalktı şimdi. Hatta kimi gazetelerde birkaç roman birden tefrika edilirdi. Mesela ben romanlarımın çoğunu Cumhuriyet'te tefrika edilsin diye yazdım. Nadir Nadi Bey isterdi. Sonra bittiği zaman da 'Bir roman daha yazar mısın?' derdi.

Ayrıca şu da var. Gazeteler roman isteyince insan bir çalışmaya da giriyor. Talep var çünkü. Doğrusu, dediğim gibi ben o romanları Nadir Beye borçluyum."

Melih Cevdet artık gazeteler için roman yazmıyor ama, bir süredir Cumhuriyet'teki yazılarını ikiye çıkarmış durumda. Artık geleneksel hale gelen 'Cuma yazıları' dışında salı günleri de okuruyla buluşmakta.

"Salı günü daha çok aktüel bir konudan hareket ederek yazıyorum" diyor ve sürdürüyor: "Daha çok gazete yazısı o. Zaten boyu bosu da ona müsait. Cuma yazılarımı ise eski alıştığım üslupta yazıyorum."

Hangisi daha kolayınıza geliyor?

"Kolaylık çok göreceli bir şey. Cuma yazılarıma bu açıdan bakılırsa daha güç yazılar sayılabilir. Çünkü bir fikri geliştirmek, geliştirmek derken tabii belli bir konunun getirdiği başka konuları da içeri alarak yürütmek, evet, o bakımdan biraz daha uğraştırıcı oluyor. Salı yazılarımı ise tek konu üzerine kuruyorum. Bu açıdan farklı. Bir de salı yazılarım daha kısa. "

1986 ile 1988 yılları arasında yazdığınız 'Cuma yazıları' "İmge ormanları" başlığıyla yayımlandı o Salı yazılarını da ileride böyle bir kitapta toplamayı düşünüyor musunuz?

"Bu yazıları ben kendim, kitap olarak düşünmüyorum. Öyle bir işe de kalkmıyorum. Bu yüzden biraz ihmalkârım da. Mesela bende bütün yazılarımın kopyaları, kesikleri yoktur. Ama sizin de belirttiğiniz gibi "Gani Girgin" ile ilgili yazıları bir kitap, salı yazılarını başka bir kitap yapmak mümkün."

Bu yazılar nasıl kitaplaşıyor?

"Bu kitapları Memet Fuat düzenliyor, hem de çok güzel düzenliyor. Diyelim ben bir yazı yazmışım, bir konuyu incelemişim. Birkaç ay sonra da aynı konuyu bir başka yazıda geliştirmişim. Memet Fuat, bu yazıları bularak kitapta arka arkaya koyuyor. Böylece bir konu birkaç yazıda incelenmiş oluyor. Memet Fuat kitapta bu işi çok iyi yapıyor doğrusu. Ayrıca Memet Fuat, çok iyi bir yazar. Yazılarını merakla bekleyip okuyorum. Sakin ve mantıklı..."

Melih Cevdet'in son günlerde Türkiye içre yazı macerası böyle. Ya Türkiye dışında?

"2-3 ay önce Bremen Radyosu'nda 'Mikado'nun Çöpleri' Almanca oynandı. Şimdi de BBC, ekim ayında İngilizce çevirisini oynayacak. İngilizce çevirisini Nermin Menemencioğlu yapmıştı. Onu da kaybettik. Çok, çok sevdiğim bir dostumdu. Ne kadar üzgünüm bilemezsiniz. Mikado'nun Çöpleri, önümüzdeki sezonda Atina'da bir tiyatroda sahneye konacak."

Geçen yıl da "İçerdekiler" Macaristan'da oynamıştı.

"Evet, geçen yıl 'İçerdekiler' Macaristan'da oynandı. Bizi de davet ettiler, gittik. Müthiş bir alkış oldu. Öyle ki artistlerin başka bir tiyatroda oyunları varmış, perde açılıp kapandığından bir türlü gidemiyorlar. Sonra, arada bir Macar bana dedi ki 'Bizde adet değildir böyle alkış. En fazla beş dakika alkışlanır, o kadar. Bilirsin 'İçerdekiler' piyesinin konusu tevkif edilmiş bir öğretmenin sorguya çekilmesinin hikayesidir. O Macar, 'Bu' dedi, 'gelen seyircilerin hepsi en az bir defa sorgudan geçtikleri için oyuna müthiş bir ilgi duydular.' Macarlar da önümüzdeki yıl Mikado'nun Çöpleri'ni oynamayı düşünüyorlar. Bilemiyorum nasıl gerçekleşir, ama böylece piyeslerim Avrupa'ya çıkmış oldu."

Şiirlerinizin Avrupa'ya çıkması...

"Güzin Dino, son şiir kitabımdan, yeni şiirlerimden çeviriyor. Biraz da eski şiirlerimden alacak galiba. Paris'te iki yayınevi bulmuş. Ama hangisine vereceğini daha kararlaştıramamış. Bu kitapda çıkarsa Paris'te üçüncü şiir kitabım çıkmış olacak."

Gün, akşama devrilmek üzere. Sehpanın üzerindeki sigara kutusundan bir "Samsun" uzatıyor: "Bundan içer misiniz? Bu, benim eski sigaramdır."

Kaç yıldır içiyorsunuz ?

"Yirmiyi çıkartırsak, demek elli yıldan fazla. Yirmi yaşımda başladım sigaraya."

Bu kez Melih Cevdet soruyor:

"Siz erken başlamışsınızdır. Ben bunu biliyorum." "Yok" diyorum, "ben içkiye onaltı yaşımda başladım, sigara içmeye ise yirmiyedi yaşımda."

"Öyle mi?" diyerek sözün ucunu yakalıyor: "Ben içkiye de yirmi yaşımda başladım... Fakat ben, içkiye de sigaraya da çok güç alıştım. Hele içkiye... İşte başlangıçta arkadaşlarla içiyoruz, içmeseniz ayıp oluyor. Ben her içtiğimin gecesi fena olurdum. Sonra sonra alıştım.

İçerken yazı ya da şiir yazdığınız?

"Ne yazı, ne şiir yazarken içmem. Benim aklım almaz Refik Durbaş bunu. İçkili olarak yazı da, şiir de yazılmaz, ben yazamam, çünkü bilincim dağılır."

Sigara?

Bak, sigara olur. Hatta insan sayısını şaşırır sigaranın...

Birden aklıma "Anday" sözcüğü düşüyor. Melih Cevdet nasıl almış soyadını. Onun da ilginç bir hikayesi olmalı. Anlatıyor:

Benim bir büyük amcam vardı. Meşhur bir doktor: Kadri Raşit Paşa. Fransa'da okumuş 1900'de. Paris Tıp Fakültesi'ni bitirmiş.. Orada teklif almış belediye hekimliği için, fakat kalmayıp Türkiye'ye dönmüş. Bir üniversite hocası, kürsüler kurmuş... Çocuk hekimliği dalını uygulamış. Çok uygar bir adamdı.

Soyadı yasası çıktığında biz Ankara'daydık. Babama dedi ki 'ben Anday koyacağım soyadımızı, siz de razıysanız nüfus kağıtlarınızı yollayın.' Biz de İstanbul'a nüfus kağıtlarımızı yolladık ve soyadımız Anday oldu.

Sonra ben sordum amcama. Çünkü Ankara'dan İstanbul'a geldiğimde Arnavutköy'de onlarda kalıyordum. Amcam, 'Fransa'da bir köyün adıdır' dedi. Bu, benim aklımda kaldı.

Geçenlerde bunu Fransa'da yaşayan ressam Rasin'e söyledim. O, bu köyü bulmuş, telefon ederek söyledi. İspanya yakınlarında çok şirin bir köyün adıymış Anday. Amcam da bu köyü çok severmiş. Bu nedenle soyadımız Anday oldu işte."

Bu konuşmayı yaptığımızda, günlerden pazartesi idi. Pazartesi, yani Melih Cevdet'in yazılarını gazeteye teslim edip okuma günlerinin, şiirlerini yazma günlerinin başlangıcı. Ta cumaya kadar, yazılarını gazeteye yetiştirme günlerine kadar sözü kaleme kağıda alıp, sözcükleri ona bırakarak çıkıyorum. Akşamın esintisinde bir Melih Cevdet aydınlığı ve serinliği.

Öğeyi Oyla
(0 oy)
Okunma 991 defa
Yorum eklemek için giriş yapın

Giriş Yap ya da Üye Ol

Giriş    Kayıt   

Giriş Yap

 Use Facebook account
veya

Kayıt ol * * Zorunlu alan

 Use Facebook account
veya
Girdiğiniz isim geçerli değil.
Lütfen geçerli bir kullanıcı adı giriniz. Boşluk bırakmadan, en az 2 karakter ve şu karakterler olmadan: < > \ " ' % ; ( ) &
Geçersiz parola.
Girdiğiniz parolalar eşleşmiyor. Parola alanına istediğiniz parolayı giriniz ve parola doğrulama alanında tekrar girerek onaylayınız.
Geçersiz e-Posta adresi
Girdiğiniz e-Posta adresleri eşleşmiyor. e-Posta alanına e-Posta adresinizi giriniz ve girdiğiniz adresi e-Posta adresini doğrulama alanına girerek onaylayınız.


Türkçe Sevdalıları'ndan bir kültür hizmeti!

www.yabancilaraturkce.comHata BildirTanıtım FilmiTarihte Bugün
Berçin Yurt Apart

Dosyalar Bölümüne Git
Dosyalar Bölümüne Git
Dosyalar Bölümüne Git
Dosyalar Bölümüne Git
Dosyalar Bölümüne Git

In order to view this object you need Flash Player 9+ support!

Get Adobe Flash player

Powered by RS Web Solutions

Google Reklamları

Sitene Ekle

haberler